Bir Öyküdür Yaşananlar “Anneme”
Hayatın kendisi bir öyküdür gerçeğinden yola çıkarak, yaşanmış bir olayı aktarmak istedim. Fakat her şeyden önce, insanoğlunun yaşadığı duygular kişiye ve ortama göre değişebileceği için, hislerin paylaşımı çok önemli olsa gerek..
Şu an henüz genç sayılacak yaşta olmama rağmen, bazı birtakım yaşanan olaylar, insanı olgunlaştırmakta ve yaşamı daha değerli kılmakta. Bu bağlamda, ifade etmeye çalıştığım, hayatın gerçekten öyküler dizisinden oluştuğuna dair yapmış olduğum bir ön girişti.
Yeni ehliyet aldığım günlerden bir gün, gerçekten henüz bu konuda acemilik yaşadığım bir dönemde, trafiğin hızlı temposuna girmekten korktuğum o sıralarda, önemli ve ciddiyet gerektiren bir haber beni korkusuz ve atak kılmıştı.
Evet, annemin bir ameliyat için hastane’ye yatması gerekiyordu ve bunun aciliyeti pek fazla idi. Kendisi diyabetik’di ve öte yandan ameliyatı için sorun yaratmaması açısından, gerekli tetkiklerin yapılması gerekiyordu. Bu nedenle 1995 yılının, 01 Nisan günü, soğuk bir havada, erken saatlerde, o sevgili arabama, anneciğimin valizini yerleştirerek, ilk defa İstanbul’un o trafik karmaşasına girecek ve belki de hayati bir sınavla, ilk deneyimimi verecektim.
Tam da sırasıydı canım, bu deneyimin derken, hedef Topkapı/ Cerrahpaşa Üniversite Hastanesi idi.
Hayatın acımasızlığını yaşadığım çok çetin ve çelişkili birtakım sıkıntılı günlerden sonra, insanın sevdikleriyle olması, birtakım sevgileri, tatları yaşaması ve hatta sevişleri de minimum düzeyde de olsa paylaşabilmesi çok özel.
İşte, tekrar o sabaha dönecek olursak, kızımı bir gece önceden ablama bırakarak, sağlık açısından kaygıları olan, o güzel anneme cesaret ve yürek ekleyerek, ürkek ve tedirgin bir şekilde, kırmızı o şipşirin arabamla yola koyulduk. İlk önce emniyet kemerimi bağladım, annemi arka koltuğa yerleştirdim, sonra valizi arkaya bagaja koydum ve ilk defa Boğaziçi Köprüsünden tek başıma otoyola çıkarak hastanenin yolunu tuttuk. İşte ilk, tek hocamsız yola çıkışım ve ilk heyecanımı yenişim. İşte her zamanki gibi bir ilki daha başarmış ve bu ilki hayatıma bir kez daha katmıştım. Bazen bu ilklerden de nefret eder oldum…. Ama ne yazık ki, her şeyin bir ilki, bir başlangıcı vardır.
Hastane odasına vardık. Anneciğim için hazırlanan oda, önceden pembeye boyanmış, temizlenmiş, tek yatak ve bir refakatçi kanapesinden oluşuyordu.
O an ikimiz baş başa kalmış, duygularımızı frenlemek durumunda anne – kızı oynuyorduk. Birbirimize yetmeliydik, sağlam, vakur ve dik başlı.
Tüm gün tahliller yapıldı ve sabaha karşı annem ameliyata alınacaktı. Güzel, şefkatli ve çok yönlü anneciğim.. Onu öptüm, sarıldım ve hastanenin o şifa dolu sedyesine yatırarak, onu ameliyathanenin kapısına kadar uğurladım. Tanrı yardımcın olsun annem.. Bu hayatımda yaşadığım, duygularımın derinliklere indiği andı. Çırılçıplak bir beden üzerine giydirilen bir ameliyat cübbesi ve her şeyin olumlu geçmesini dilediğim, bilinmeyene doğru bir geçişti. Yaşamın türlü dramlarından bir tirat ve insan beynindeki o bir saç teli kadar ince olan yaşamsal sır ve de bir o kadar da gel-git’ler sırasında çok kuvvetli olmanın gerekliliği…
O koskoca hastanede, kalabalık içerisinde, ama yalnız. Yaşamım bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden, odada hastayı bekliyorum, kaloriferler yanmıyor, meğer o gün hastane personeli ve yönetim direnişe geçmiş.
Kimse çalışmak istemiyor, ancak sağlık ekibi çalışıyor, o da zoraki. Uykusuzum, laboratuar kapalı, doktorlar tatilde ve günlerden Cumartesi.
Bir hafta sonu daha ! Dışarıda insanlar ve ben bu hastanede biçare kimsesiz. Baba’dan yoksundum zaten, annemi de kaybedemezdim, o benim için çok önemliydi. Ben de pek tabi ki. Duygularım debeleniyor ve isyan ediyordum. Ben de bir anneydim, duygularım yoğundu ve anneliği çok iyi hissedebiliyordum; çünkü benim de, bana ihtiyaç duyan küçük bir prensesim vardı, o da üzgündü ve dirençli olmam gerekiyordu. Biliyorum, en az benim kadar o da telaş içindeydi. Anneannesini bekliyor ve onun şakalarını, buselerini ve de o nefis reçelli ekmeklerini özlüyordu. Aynı aile ve sıcaklık, tüm yaşanan olumsuzluklara rağmen neşe doluydu. Annem gene eskisi gibi, eve döndüğünde, bize yemek pişirse, kızıma okuldan geldiğinde kahvaltı hazırlasa, portakal suları sıksa, v.s..
İşte tüm bu geçmiş hayallerim ile baş başa iken, yanıma gelen bir hemşire, asık ve nadan suratlı bu genç kadın, on dakika uzaklıkta bulunan Nöbetçi Laboratuara, pet şişelere annemin idrarını doldurmak suretiyle beni göndermekte ve tam bir saat sonra sonucunu kendisine iletmemi istemekte idi. Evet, isyan ediyordum artık. Nerede tıbbi ekipmanlar, nerede yetkililer, nerede bipetler. Ben neredeyim ? Çaresizdim, söyleneni yapmak durumundaydım, sözkonusu olan annemdi.
Hastanedeki bu atmosfer ve yaşanan bu gerilim, hasta olan annemin de gözünden kaçmıyordu ve bana evimize gidelim artık diyen o sesi hiç kulaklarımdan gitmiyor.
Gün geldi çattı ve sonuçlar alındı. Diyabet yüksek, ameliyat başarılı ve işte evimize döneceğiz. Kabus gibi geçen o dört gece en sonunda bitti.
Aynı güzergahı izleyerek, eve döndük, ama içimde bir coşku ve sevinç, ben de ne bir korku, ne de bir tedirginlik vardı artık. Değme kırk yıllık şoförlere taş çıkarırcasına, eve gelmiştik. Ana kraliçe ile ben evimizdeydik.
Nitekim on beş günlük bir nekahat süresinden sonra, bir akşam üzeri, bana gözlerinin bulanık gördüğünü ve kendisini kötü hissettiğini söyleyen o ses, annemin sonunu hazırlayacağını nereden bilebilirdim ki. O an, insanoğlunun mutluluğu her an dört dörtlük yaşayamayacağı gerçeğiyle bir kez daha yüz yüze gelmiştim. Acılara katlanmak, göğüs germek gerekiyordu, yaşamsal sıkıntılar bitmiyordu. Ardından bacak ve ayak damarlarındaki o dayanılmaz acılar ve görme tehlikesiyle baş başa kalacağı sıkıntısı ile yaşadığı o telaştan kaynaklanan bunalım dolu günler. Psikolojik destek ve sevgi… ötesinde önüne geçilemeyen ilahi adalet.
Bu acımasız günler, üç yıl süresince devam etti. Aynı ruhi panik, benim iç dünyama da yansıdı. Ne yapabilirdim ? bilemiyordum. Sevdiklerimi yitirme korkusu, önce babam, sonra annem. Bu kadar çabuk mu terkedeceklerdi beni ? Oysa, neler düşlemiştim ben.
Dünyaya geliyoruz, eserlerimizi bırakıyoruz kim bilir ve en sonunda nefesimiz tükeniyor ve bir göç yaşanıyor. Ama gerçek olan, bunca zaman sürecinde var olan bu yüce enerji birden bire yok olmamakta ve varlıkları içimizde yaşamaktadır.
03 Eylül 1998 yılı, Perşembe gecesi o erdemli, güzel annemi artık ebediyen kaybetmiştim. Sessiz ve her zaman dediği gibi, “Birgün ölecek olursam, sakın korkmayın. Sizin çıldırmanızdan, dehşete kapılmanızdan korkuyorum” diyen o sözler, bana tanrının cesaret veren yüce gücünü kanıtladı. Biz iki kadındık o gece, ben ve kızım.
Şimdi yeni bir dönem ve yaşamın yeni bir sayfası açıldı, anneciğim yok artık. Evimden eksilen bir tek oydu, ev şimdi onsuz çok sessiz, o muydu giden yoksa, bir ordu mu eksildi ardından.
Ne kadar yoğun yaşamışız ki, yokluğun böylesi, kalabalığı da beraberinde, bizden alıp kopardı. Önemli olan annem, senin bana bıraktığın bu ahlaklı mirasla, geleceğe umutla bakabilmem. Nur içinde yat anacığım.
Sevgiyle,
Renata Aluf Medina

Her gün farklı bir yazarın kendisi için önemli bir günü anlattığı HerGünBiri.com'a hoşgeldiniz!
