Gülmek

“İnsanoğlu hayatta o kadar acı çeker ki; canlılar arasında yalnız o, gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır” demiş Nietzche. İlk yaşlarımı çok hatırlamıyorum, ilkokulda da pek güldüğümü hatırlamam. Muhtemelen 5 yıl üst üste yaptığım sınıf başkanlığının sorumluluğu altında ezildim. Kolay değil tabii ki, 40 kusur öğrenci. O zamanlar siyah podiye vardı ve ben podiyenin ne kadar saçma bir kelime olduğunu hiç sorgulamamıştım. Bir de yakaya taktığım kırmızı yuvarlak “S.B.”. Allahtan o yaştaki çocuklar politik kavramlardan bihaber de “Sosyalist Burjuva” diye takılan çıkmadı
Ortaokula başlayınca benim 5 yıllık saltanatım son buldu. Üzerimden yük kalktı, rahatladım. O yıllarda neye güldüğümü çok hatırlamasam da sınıfta en çok gülenlerden biriydim, hatta öğretmenlerden çok güldüğüm için fırça yerdim, o zamanlar bir boya markasının sloganı olan “gülen boya” gibi tatsız tuzsuz bir yakıştırma yapanlar bile olmuştu.
Lisede hiç gülmedim
Üniversiteye başladığımda gerek yeni bir şehirde yaşamak zorunda kalmam, gerekse o şehrin acayip oluşundan dolayı bulduğum boş zamanlarda yeni meşkaleler edindim. Beceremesem de karikatür çizmeye başladım. Her yaptığım şey gibi bunu da çok ciddiye aldım. Sanki köşem varmış gibi her hafta saatlerce uğraşarak 4-5 karikatür çiziyordum, gereksiz taramalardan kaçınıyordum. O dönem ilginç bir şekilde amatörken profesyonel deformasyon yaşadım
Tabii ki adının o zamanlar bu olduğunu bilmiyordum, bilsem yapmazdım, yapsam da kimseye adını söylemezdim. Esprileri gösterdiğim arkadaşlardan bazıları gülüp bazıları gülmüyordu. Çok sonraları şöyle bir şey okuyacaktım; “Mizahla ilgili komik olan şey, herkesin aynı şeyi komik bulmamasıdır”.
19 yaşındayken tek sayı çıkıp, çoğu bahar şenliklerinde kıçların tozlanmasını engellemek için kullanılacak bir mizah dergisi çıkardık. Deformasyon daha da artmıştı. O dönemler Leman’ı çıktığı gün sabahı alır almaz önce Selçuk Erdem’in köşesini okurdum. Gırgır dergisinin zirve yaptığı yıllara ait sayıları biraz tuzlu fiyatlarla satın alıyor, bu alanda bulabildiğim her şeyi okuyordum. Doğal olarak güldüğüm espri oranı gün geçtikçe azaldı. Mesela Tanrı hiç bir şeye gülmez
Hele o kelime esprisi yapanlar yok mu onları kızılcık sopasıyla dövesim geliyordu. Ortaokuldaki gülen boya artık gülecek bir şey bulamıyordu. Selçuk Erdem de kendini tekrar etmeye başlamıştı. Ben böyle söyleyince herkes “adamı tüket sonra burun kıvır” diye söylenmişlerdi.
Yıllar geçtikçe güldüğüm şey sayısı azalmaya devam etti. Ya o zamanlar absürd tarz yükselişe geçti, ya da ben yavaş yavaş bu tarzı farkettim. Kelime esprileri yerinde yapıldığı zaman da absürd tarzı destekliyordu. Ama olayın en eğlenceli yanı çoğunluğun bu kelime esprilerine hala çok sinirlenir olmasıydı. Onlar sinirledikçe daha eğlenceli olmaya başladı. Diğer taraftan nedenini anlamadığım bir şekilde son 1-2 yıldır tekrar düzenli olarak mizah dergisi alıp, Selçuk Erdem’in yaptığı işe tekrar hayranlık duymaya başladım. 20 ve 30 yaşlar arasında garip bir simetri oluşmuştu. Aynen Borges’in “Kader tekrarlara,çeşitlemelere ve simetriye düşkündür” sözü gibiydi. Sen çok yaşa Borges, öldün ama yine de çok yaşa.
Bugün 30 yaşımı resmen doldurmuş bulunuyorum, bu yazıyı da ilk 30 yaşıma ithaf ediyorum. Ayrıca ikinci ve üçüncü 30 yılları da kendim yazmayı planlıyorum, dördüncü 30 yılı muhtemelen ben anlatırım torunlardan birisi yazar, bilgisayar kullanıyoruz gözler 100 yaşından sonra az görebilir.

(6 oy, ortalama: 4,33) 5 üzerinden 
Her gün farklı bir yazarın kendisi için önemli bir günü anlattığı HerGünBiri.com'a hoşgeldiniz!

Muge Cerman
3 Ara, 2009
Sevgili HP nice 30 lara sağlıkla, huzurla ve bol kahkahayla…
ahmetbulent
4 Ara, 2009
Harun o kadar samimi ve eğlenceli yazmışsın ki okudukça kahkahalarımı tutamadım. Halk arasında dedikleri gibi “Sen beni güldürdün, Allah’ta seni güldürsün.”
Bol kahkahalı yıllar Harun.