Şarkiyatçılık ve Düşündürdükleri | Her Gün Biri

Her Gün Biri: Çok yazarlı blog

Şarkiyatçılık ve Düşündürdükleri

1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 oy, ortalama: 3,00) 5 üzerinden
Loading ... Loading ...

Bugünlerde Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı kitabını okuyorum,  okurken biraz kafa patlatmak gerekse de oldukça değerli bir kitap, Batı ve Doğu arasındaki son bir kaç yüzyıllık ilişkiyi çok güzel irdeliyor…

Küçük bir kesit alıyorum öncelikle kitaptan;edwardsaid
Flaubert’in Mısırlı kibar fahişeyle karşılaşmasının, etki alanı geniş bir Şark kadını modeli yaratmış olduğunu kabullenmek pek güç; bu kadın hiç kendinden söz etmemiş, duygularının, kişiliğinin ya da tarihinin temsilciliğini üstlenmemişti. Onun adına konuşan, onu temsil eden Flaubert’di. Flaubert yabancıydı, kadına göre varlıklıydı, erkekti; tüm bunlar, Flaubert’in bedenen Küçük Hanım’a sahip olmasını sağlamakla kalmayan, onun adına konuşmasını, onun niçin “tipik Şarklı” olduğunu okurlarına söylemesini de sağlayan tarihsel egemenlik olgularıydı. Flaubert’in Küçük Hanım karşısındaki güce dayalı konumunun münferit bir örnek olmadığını öne süreceğim. Bu örnek, Doğu ile Batı arasındaki göreli güç kalıbını, bu kalıp tarafından olanaklı kılınan Şark’a ilişkkin söylemi, olduğu gibi dile getiriyor.

Bir örnekle belki biraz sığ kalıyor böyle derin bir konu ama, bence oldukça güzel bir açıklama olmuş. Devamında biraz düşündükten sonra biraz da müslümanların sürecini gözden geçirdim;

Peygamber’in gelmesiyle birlikte çok hızlı ve güçlü bir şekilde ilerlemeye başlıyor ve tarihte pek rastlanmayan bir şekilde gittiği yerlerde kabul görüyor müslümanlık. Endonezya, Malezya ve tabiki biz Türkler bunun için oldukça önemli örnekler olduğunu düşünüyorum. O kadar ki yüzyıllarca süre gelen göçmen ve şaman bir geçmişten sonra “islam olup” öyle bir benimsemişlikle İslam adına Viyanalara kadar gidilmiş. Diğer tarafta çelişkisiz, her açıdan tatmin edici bir dinin mensupları olmak, müslümanlar için uzun bir süre için vakarlı durmanın anlamı olmuş. Avrupa’da ise bu sürecin kontrölü uzun bir süre için mümkün olmamış, yer yer haçlı seferleri ve benzeri hareketler olsa da başarıya ulaşılamamış, taki rönesans sonrasına kadar!

Rönesans ve Reformlar sonrasında bilimdeki gelişmeler  ile kendi içlerinde bir çok değer kazanmalarının yanı sıra Amerika gibi koca bir kıtayı kolaylıkla sömürge haline getirebilmeyi sağlamış batılılar adına.

Yalnız işgal etmek ne kadar önemli olsa da asıl önemli olan otoriteyi kurmak ve devamını getirmek…

Heyhat aynı şekilde Şark’a yaklaşıldığında ne kadar savaşlar kazanılsa da bir türlü otorite kurulamamış. Sonuçta Edward Said’in yukarıda verdiği örnekteki gibi, bilimdeki öncülük ve “Şark’ı da ben tanımlar ve anlatırım” yaklaşımı ile oldukça başarılı psikolojik çalışmalarla Garb, Şark üzerindeki hegamonyasını kurmuştur.

Tabi burada gene dikkatimi çeken bir nokta oldu; Hindistan ve Afrika
Hindistan ve Afrikadaki sömürgeleştirme çalışmaları Vasco de Gama’nın seyahati ile ayyuka çıkıyor ve Afrika’nın neredeyse tamamı sömürgeleştiriliyor 1800′den daha önce… İlginç gelen de şu ki bu sömürgeleştirilen yerler ya müslüman değil, ya da müslümanların küçük topluluklar halinde olmaları… Müslüman olan yerlere sömürgecilik egemen olamamakta ve sonrasında gelen yukarıda bahsettiğimiz Şarkiyatçılık akımı ile müslüman bilinci “evet ne kadar sağlam bir dine sahip olsak da, adamlar hem bilimle, hem imparatorlukları ile  ilerdeler…” gibi şekillenmiştir…

Burada farklı bir konuya da değinip bağlayacağım, Sunnilik uzun bir süre boyunca hem cehd hem de sebat ile birlikte anlaşılmış, ama nedendir bilinmez gene 1800′lerden sonra Sunnilik, hristiyanlarda olduğu inançtaki gibi bir hal almış;

“Bir yanağına vuran olursa ona karşılık verme, sen öbür yanağını da çevir”

dunyadakisomurgeler

Ve sonuçta her yıl bir batılıyla savaşa giren Osmanlı’nın başkentinde -ne hikmetse- batı mimarisi adına oldukça güzel örnekler teşkil edebilecek camiler, saraylar dolmuş… aynı şekilde günümüzde de yanlış giden şeylere tepkisini koyamayan sadece sebat(!) eden bir toplum ortaya çıkmış…

ya Şia? onlar da Sosyalizm devirlerine kadar sömürgeleştirilememişler -en azından bilinçleri-… ve kim bilir belki bu seçimlerdeki kriz ile Şia’daki psikolojik değişimler de gün yüzüne çıkacak…

Sonuçta Cağaloğlu’ndaki Osmanlı arşivine herkesin uğramasını tavsiye ederim, tıklım tıklım batılı dolu ve bugün Harem’i de, Müslüman tarihini de, Türk tarihini de, doğu tarihini de batılı’dan dinliyoruz…

Bahsettiğim bu konular ve Goethe’nin şu sözü;

“Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz.”

Bana oldukça düşündürücü geldi! Siz ne dersiniz?

Paylaşım:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • FriendFeed
  • LinkedIn
  • MySpace
  • Ping.fm
  • Posterous
  • Twitter
  • PDF


Bu yazıya yapılan yorumları RSS 2.0 beslemesi aracılığıyla takip edebilirsiniz.