Tam 4 Yıl

Tam 4 yıl önce başladı ilişkimiz, 4 yıl önce saat 05.30 gibi. Günün ilk saatlerinde sıradan iki arkadaştık ve sadece 6 saat sonra bir ilişki başlamıştı aramızda. Bir “İyi Geceler”in devamında geldi, “Sana aşık oldum!” dedim ve açılıverdim. Ama bana aşık falan değildin, “Sadece bir şans ver!” dedim ve ekledim “Eğer şimdi bana bu şansı vermezsen, hayatından çekileceğim. Çünkü sana aşık olduğumu bile bile arkadaş gibi kalamam.” Bilirim, yapamam; eski samimiyetim kaybolur ve kendi kendimi yemeye başlarım.
Günlerden Salı idi, takvimler 21 Haziran 2005′i, saatler 05:30′u gösteriyordu. Bir telefon ahizesinde başladı ilişkimiz. Bilmiyorduk neler yaşayacağımızı, neler tadıp neler göreceğimizi… Ama başladık en lezizinden bir ilişkiye…
Dedim ya, bana aşık falan değildin başta ve işte bu nedenle ilk bir hafta sana “Aşkım” dedirtmek kolay olmadı. Garip bir durumdu senin için aslında, sadece birkaç gün önce arkadaş olarak gördüğün ‘çocuğa’ şimdi “Aşkım” demek elbette kolay olmayacaktı.
“Çocuk” dedim, evet çocuktum. 20 yaşındaydım ama büyümemiştim. Hayallerim vardı ve henüz hayatın gerçekleriyle şiddetli savaşlar yaşamamış ve derin yaralar almamıştım. İnanırdım kendime, ölümüne. Sanırdım herşeyi yapabilirim… Ama öğrendim, şu 4 yılda öğrendim…
Ama beklenenden kolay oldu, seviverdin beni… O kadar doğal ve tatlıydı ki beni sevmen. Hiçbir şey hissettiremezdi o güzelliği. O kadar içten, o kadar temizdin ki; seninle konuşmak çok ayrı ve eşsiz bir tattı.
Eğitime gittiğim üniversitede görmüştüm seni. Ya da şöyle demeliyim görmüş olmam gerekirdi, ama görememiştim. O gün orada değil, daha sonra aşık oluvermiştim sana. Masumiyetin kalbimi çalıvermiş, sana olan hayranlığım bir deli aşka dönüvermişti. 21 Haziran 2005′in ilk saatlerinde ben bile bilmiyordum sana açılıvereceğimi.
2 Temmuz 2005′te bir kağıda yazdığım satırlar ne hissettiğimi o kadar güzel anlatıyor ki, yinelemeden olmaz…
…
Hayatımın Aşkı!…
Galiba buldum O’nu! Çok temiz, çok masum, biraz içine kapanık, utangaç ve namuslu. Adı Sevil…
Dilerim Güzel Bir Birlikteliğimiz Olur!…
Gerçek Bir Sevgili, Niye Mi?
Bazen bir çocuk gibi babalık yapmamı bekliyor.
Bazen bir kardeş gibi abilik yapmamı bekliyor.
Bazen bir anne gibi, pek şefkatli.
Bazen bir abla gibi, tam dert ortağı.
Bazen bir dost gibi, çok içten ve samimi.
Ve bazen değil her zaman bir Sevgili gibi,
Seviyor bir şey beklemeden,
Sevilmek istiyor dürüstçe…
O dedi ki:
Sana bağlandım çünkü;
Seni Çok Seviyorum, Seninle Çok Mutluyum,
Sen De Huzur Buluyorum, ve Sen Sıcacıksın…
Bir de, “Sana Güveniyorum” dedi…
Ben De Seni Aşkım…
…
Ve o hafta bana müjdeli haberi verdin. İstanbul’a geliyordun… Geldin de…
8 Temmuz 2005′ti seninle buluştuğumuz gün. Yer Taksim Hastanesi önü. Uzaklardan seni gördüğümde neler hissettiğimi, nasıl bir coşku ile dolduğumu anlatmak, kelimelere dökmek benim harcım değil. Ama çok çok farklı bir duyguydu, bir daha yaşanması mümkün olmayan bir duygu.
Ve aşk dolu günlerimiz tam anlamıyla başlamış oldu. Şubat 2006′ya dek sürecek olan aşk dolu günlerimiz. Bol miktarda mutluluk, deli dolu bir aşk ve biraz gözyaşı ile hüzün dolu günlerimiz başlamıştı. Hiç bitmesini istemediğimiz ama anlamadığımız bir anda bitiveren günlerimiz.
Ve büyümenin bedelini ödemeye başlamış, hayat tokatlarını suratıma tek tek yerleştirmeye başlamıştı. İlk etapta Ankara’ya dönmüştüm Ekim ayında. Okulumda aldığım başarısız sonuçlar, annemle babamı telaşlandırmış ve evde kara kara bulutlar dolaştırmaya başlamıştı. Hergün menüden bir kavga kesin vardı, ev soğuktu ve üşüyordum. Sendin tek sıcacık olan, geceleri sana telefon etmemle birlikte koynuna girer ısınırdım.
Daha çocukluğumdan bir şey kaybetmemiştim ve her gece seni masallarla uyuturdum. Artık “çocuk” olmaktan vazgeçtiğim gün, masallarım da tükenivermişti. Evin gerilimi, gelecek endişeleri ve onca süre ayrı kalmamız sonu hızlıca getiriverdi. Son zamanlarda sık sık yinelediğin “Ayrılalım…” kelimesi, sessiz sedasız bitişin adı oluvermişti.
Bir gün uyandığında yoktum… Tam olarak ne zaman olduğunu ne sen ne de ben anlamamıştık; ama, sanırım 12 Şubat 2006 idi ayrıldığımız gün. İp kopmuştu, olan olmuştu. Sessiz sedasız ama derin yaralar aça aça girivermişti aramıza ayrılık…
Ve sadece 1 ay sonra öğrenmiştim rahatsızlığımı. Ben bir epilepsi hastasıydım ve tedavime başlanmıştı. Hayat tokatlarını atmaya devam ediyordu ve durdurak bilmiyordu. Sanki o zamana kadar yaşadığım tüm güzelliklerin hesabını sorarcasına ardısıra diziyordu. Ölümcül bir hastalık değildi benimkisi ama, ne mutsuz olmalıydım ne de inanılmaz gergin. Direk elimi kolumu bağlıyor, dilimi lal ediyor ve yerlere atıp kıvrım kıvrım kıvrandırıyordu.
Günler geçti, sormadık soramadık ve bilmedik bilemedik neden ayrıldığımızı. Ağustos’taki sınavla okuluma geri döndüğümde, benim için yeni bir hayat başlamıştı ama, birşeyler eksikti; çünkü, sen yoktun. Büyük umutlarla başladığım ama kapkaranlık geçen bir yıl oldu o yıl. Üstümdeki kara bulutların henüz dağılmadığını geç anladım, dönüşüm güneşin bir anlık yüzünü göstermesiydi sadece.
“Unutmalıyız birbirimizi…” derken kendim bile inanmakta zorlanıyordum buna ama, göstermiyor dillendirmiyordum. Unutmalıydık birbirimizi, aramamalıydık. Bir arkadaş gibi devam etmek güzel olabilirdi ama edemezdik. Ne bir arkadaştık, ne bir sevgili. Her iki taraftan da bir şeyler eksikti.
Ama unutamadık. Her tanıştığımız kişide birbirimizi arar olduk. Her tanıştığımıza birbirimizi anlatır bulduk kendimizi. Ve her yalnız kaldığımı hissettiğimde aradığım kişi sendin, bilirdim herkes gitse de orada olacağını ve beni dinleyeceğini. Bulamadım sendeki sıcaklığı, içtenliği ve masumiyeti. Kabul ediyorum, bulmak için çaba sarfettim ama bulamadım. Olmadı…
Ve sen mezun oldun… Atamların yapılacağı vakit beni aradığında, “İstanbul’a gelme!…” dedim. İstanbul zordur, yorar yıpratır adamı. Yoruldum yıprandım, biliyordum ne kadar zor bir şehir olduğunu. Seni düşünmüştüm, aslında hep seni düşündüm. Senden ayrıldığım gün, artık seni mutlu edemediğimi anladığım gündü ve ayrılmanın daha iyi olacağını sanmıştım ve yanılmıştım. Daha iyi olmamış, eskisinden de kötü olmuştu.
Ve geldin İstanbul’a… Artık İstanbul’da bir öğretmendin. Benim şehrimde, benim soluk alıp verdiğim, kaldırımlarını aşındırdığım şehirde. Hayatın bizim için yine planları vardı ve yavaş yavaş gerçekleştiriyordu.
Ve 26 Eylül 2007′de buluşmaya karar verdik. Neden buluştuğumuzu, amacımızın ne olduğunu hiç ama hiç bilmiyorduk. Arkadaş olarak buluşmayacağımızın farkındaydık, ama sevgili de değildik. Ya peki neydik biz? Yarım, tatsız tutsuz ve hatta mutsuz hayatlardık.
İstanbul’un trafiğinin yoğun ve yağmurlarının atıştırdığı bir gündü, karanlıktı İstanbul, açtım her zamanki gibi. Taksim AKM’nin önünde kafamda binbir soru ile beklerken düşündüğüm nelerin değiştiği ve ne tepki vereceğimdi. Tepkilerimin her türlüsü önceden hesaplayıp belirleyen benim için, bu sefer herşey belirsizdi.
Seni gördüğümde eğer ayakta olsam duramazdım ama, trafiğe yenilip geç kalınca yemek yemek için bir yere oturmuştum. Kapıdan girdiğinde yorgundun, bitkindin, sanki dünyanın tüm yükü senin omuzlarındaydı. Ama hala ışıl ışıldın, hala gözlerindeki muhteşemlik, yüzündeki masumiyet duruyordu. Ve işte tam orada anladım, seni hala unutamamıştım ve seni hala çok ama çok seviyordum.
Ve işte orada yeniden başladı ilişkimiz. Yepyeni mutluluklara ve hüzünlere yelken açıvermiştik yine yanyana. Artık geri adım atmak yoktu, artık biliyordum ayrılıklar daha da yıkıyor bizi. “Ayrılalım…” kelimesinin yoktu artık lügatımda, sen arasıra dillendirsen de benim için bir anlam ifade etmiyordu.
Benimki aşktan öte birşeydi artık. Aşk insanı kör eder, kusurları falan görmez olursunuz ama kusurlar oradadır. Ama aşkın ötesine geçtiğinizde, kusur saydıklarınızdan nice mükemmellikler çıkarırsınız ve siz bile şaşarsınız bu mükemmelliğe. Bambaşka bir dönemdi bu ikinci başlangıç, öncekinden çok farklıydı. Çok daha olgun, çok daha anlamlı ve çok daha sevgi dolu.
Tepemdeki kara bulutların hala gitmediği ama güneşi biraz biraz gördüğüm şu günlerde, işte bugün 21 Haziran ve işte bugün tam 4 yıl oldu. İçine 1,5 yıllık bir ayrılığı bile sığıştırdığımız ilişkimiz, herşeyi yaşattı bize ve yaşatmaya da devam ediyor…
Seni Çok Seviyorum Sev’g'ilim… Sensin Benim Herbişim… Şu özel günümüzde hayal ettiğim bir çok şeyi gerçekleştirememenin üzüntüsünü içten içe duysam da, gelecek adına umutluyum. Bizi çok güzel günler bekliyor, şuan üzülüyor ve hatta ağlıyoruz ama söz veriyorum sana bir cennet sunacağım. Çünkü buna layıksın Benim Güzel Meleğim…
Tam 4 Yıl Oldu Güzel Papatyam… İyi ki varsın, iyi ki benimlesin… Bensenim Benim…


(3 oy, ortalama: 3,67) 5 üzerinden 
Her gün farklı bir yazarın kendisi için önemli bir günü anlattığı HerGünBiri.com'a hoşgeldiniz!

mehmet
8 Haz, 2010
tebrik ederim emeğini sağlıklı olsun dahada iyi durumda olusunuz inşallah