Tuna’nın kıyısındaki şehir; Viyana
Mart ayının son gününde, güneş batmadan önceki saatlerde THY nin kanatları altında geliverdim Viyana ya, orta avrupa nın küçük ülkesi Avusturya nın aristokrat başkentine. Belki bu kente ikinci sefer ayak basıyordum, belki öncekinden biraz daha büyük bir valizim vardı yanımda, ama ilk defa dönüş biletimi almadan gelivermiştim. Uçaktan gördüğüm manzarayı, havalanındaki o ilk adımların heyecanını, telaşını ve farklılığını anlatmam mümkün değil.
Şimdi arada geçen neredeyse 3 aydan sonra, yeni arkadaşlar edinip yeni sokaklara alıştıktan sonra farklı bir gözle bakmaya başladım ve artık neden dünyanın en yaşanası kenti olarak seçildiğini anlıyorum. Avusturya lı ların gururla kurdukları bir cümle bugünlerde; “Viyana bu sene Zürih i geçerek birincilik koltuğuna oturdu”.
Viyana ya ilk geldiğim günlerde şehir merkezindeki kitapçıların ingilizce kitap arşivlerini karıştırarak kendime bir şehir rehberi satın aldım. Bol yazı ve az resim felsefeme dayanarak seçtiğim rehberimin açılış cümlesi “şüphesiz her ziyaretçinin Viyana dan dönüşte evlerine götürmek istedikleri yeğane şey kentin toplu taşıma sistemidir” idi. İlk başta diğer büyük avrupa kentlerinden ne farkı var desemde, ilk haftamın sonunda bende aynı kanıya vardım. “Güven” esaslı bilet sisteminin konforuna, tıkır tıkır işleyen sefer saatlerine ve kenti ağ gibi ören “mükemmel” sisteme alıştıktan sonra; dönüşte cebime koyup yanımda getirmeyi öyle çok isterdim ki.
Nerede ilk defa okudum, ya da ilk defa kim bana “Viyana nın kenar mahallesi olmadığını” söylemişti hatırlamıyorum. Beni en çok etkileyen de bu olmuştu. Kimi ufak kimi büyük 23 bölgeye ayrılmış olan kentte belki çok güzel ve pahalı evlerin olduğu semtler vardı ama hani o adını anarken bile insanların çekindiği tek bir yer bile yoktu. Dünya savaşından bu yana sürdürdükleri “sosyal şehir” anlayışı ile inşa ettikleri evlerde düşük bir kira bedeli ile kalabilme olanağını herkese sunduklarını, Karlsplatz da yaşayan evsizlerin “gerçekten evsiz olmayı tercih ettikleri” için evsiz olduklarını ise daha sonra öğrendim. Şimdilerde göçmen nufusunun yoğun olduğu bir semtte yaşıyorum belki, ama günün herhangi bir saatinde dışarı çıktığımda kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar “güvende” hissediyorum. Özellikle kendi ülkemin aksine, köşedeki ilkokulda okuyan çocukları okul çıkışında kimsenin karşılamadığını gördükten sonra.
Bebekler için tıpkı arabalarda olduğu gibi bisiklet koltuğu olduğunu, dünyada takım elbisesi ilebisiklet üstünde işe giden insanların yaşadığını, yaya geçitlerinde dört tekerleklilerden daha çok iki tekerleklilere dikkat etmem gerekebileceğini de ilk defa Viyana da öğrendim. Yaya geçitlerinde kendinizi yola rahatlıkla “gözünüz tamamen kapalı” atabilirsiniz, alışkanlık yapması ve ülkenize dönüşte ezilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmanız dışında malesef hiçbir tehlikesi yoktur.
Her ne kadar zevkime ve standartlarıma uygun bir kırtasiyeci keşfedemedim henüz ama şehir merkezinde binbir çeşit ve renkte şemsiyeler satan enfes bir minik dükkan keşfettim. Bir tane bile büyük alışveriş merkezi olmayınca kentin her tarafına yayılmış irili ufaklı mağzaları keşfetmeye, ve her mağazanın, kafenin, bankanın ve marketin farklı açılış-kapanış saatlerine hala alışmaya çalışıyorum. Pazar günleri ve tatil günlerinde marketlerin kapalı olduğunu, diğer günlerde akşam 7 de kapandıklarını ise “aç kalarak” tecrübe edince mecburen öğreniverdim. Akşamın geç bir saatinde canınız güzel bir beyaz şarap çektiğinde “eğer kapanmadı ise hala” köşedeki bardan başka seçeneğiniz olmadığını; akşam “mojito” hazırlamak için bile güneş henüz tepedeyken hazırlık yapmanız gerektiğini de öğreniverdim. Avusturya lıların ne kadar “planlı” yaşadıklarını ise buradaki hocamın haziran başında eposta göndererek “önümüzdeki dört ay boyunca” her hafta toplam kaç saat ofiste olacağımızı sorması sayesinde anlayıverdim.
Enfes güzellikteki çeşit çeşit parkları, seyrine doyum olmayan muhteşem imparatorluk dönemi binaları, havlamayı unutmuş halleri ile bana “köpekleri bile eğitimli” dedirten köpekleri, hiçbir zaman eksik olmayan turistleri, bol köpüklü ve hafif sert melanj kahvesi, her yaşta incecik ve şık olmayı başaran insanları, ülkemin nefis tatlılarına olan özlemimi gidermesi mümkün olmayan çörekleri ve kekleri, kırmızı tutkunu beni bile beyaza çeviren güzel şarapları ile Viyana benim uzun zamandır özlemini çektiğim “keyifli ve huzurlu” bir sığınak oluverdi.

(1 oy, ortalama: 4,00) 5 üzerinden 
Her gün farklı bir yazarın kendisi için önemli bir günü anlattığı HerGünBiri.com'a hoşgeldiniz!
