Zamanın Eli Değdi Bize
İnsanların hayatını değiştiren özel günler vardır… İşte böyle bir gün de benim hayatımda.
Bundan tam da 10958 gün önce, sıcak bir Haziran gününün yedisinde, saat öğlen 12:20 sularında, güzel ülkemin bir zamanlar daha da güzel olan şehri Ankara’da bir hastanede, bir ağlama sesiyle başlayan bir hayat; kim derdi ki bu tarihten neredeyse 23 sene sonra benim hayatımı bir daha geri dönülmeyecek şekilde değiştirecek!

Soğuğuna alıştığımız Mart ayının sonlarına doğru, bundan tam 2628 gün önce, Mart’ın o soğuğuna inat güneşli bir günün sabahında hayatıma giren kavuniçi renk, belki de kendimi bildim bileli üşüyen ben’im, bir daha üşümemem için bu kadar sıcaktı.
İnsanların hayatını değiştiren bazı günler vardır… Bundan tam da 1290 gün önce… Bu kez ilkbahar değil bir sonbaharın son günlerinde o kavuniçi renge “gitme” diyememenin verdiği pişmanlıkla geçen 1290 gün! Bazen insan elindekinin değerini kaybedince anlarmış…
Şimdi; geçen 2628 güne, arada bulunan binlerce kilometreye ve uzun ayrılıklara rağmen hayatımı değiştiren kavuniçine, bir de limonun ekşisine, bir de kırmızı şaraba, bir de yaşlandığımda elimden tutmasını, yanımda olmasını istediğim tek kadına, bir de aradan geçen bunca zamana… bir de eda’ya, bir de güneşli bahar sabahlarına…
bir ömür bitmeyecek bir sevgiyle, aşkla…

——————————————————–
bir alıntı
“Ağlardık. Göz yaşlarımızı dışarı taşırmazdık. Sessizce içimize akardı. Yabancılığımız belki bundandı… Birikmiş tuzlu suların en dibinde ruhlarımızı yıkardık. Ve kendimizden en kolay göz yaşlarımızın üzerinden kaçardık. Sessiz hıçkırıklara yelken basardık. Yanaklarına süzülen yaşları titrek mum alevleri aydınlatırdı.
Sonra susardık. Zaten çok fazla konuşmazdık. Konuştuğumuzda neden sustuğumuzu suçluların telaşıyla birbirimize sorardık. Susuldu mu, dolu dolu susulurdu. Kimi anlar sessizliklerimizde yatıya kalırdık.
O karanlıklar hiç aydınlanmadı.
Ve kaçardık. Kendimize yakalanmazdık. Yakalamak için çaba da harcamazdık. Yalnızlığımızı yalnızca kendimizle paylaşırdık. Birbirimizi ilk gördüğümüz anda, daha önce rastladığımızı ve daha sonra karşılaşacağımızı anlamıştık.
En iyi yapabildiğimiz birbirimizden kaçmaktı.
Başardık.
Hep kızgındık. Kırgınlıklarımızı özenle saklardık. Şeffaf örtülerin ardından gözlerimize bakamazdık. Hayat işte böyle ertelenirdi. Oysa çözülür sanılan düğümlerin üzerine hep yenileri eklendi. Ben seni bir kol saati gibi kolumda taşıdım, sen yelkovanı kovalayan akrebe takıldın
Anlatamazdık, anlatamadık da… Anlatılamayan uzaklıklardık. Bir şişenin içinde denize bırakılmış yardım mesajlarıydık. Dalgaların arasında kendimize bir yol aradık. Muhteşem fırtınaları, aydınlık yağmurları ve bir okyanusta batan güneşin ardından yaşanan o muhteşem anları kimseyle paylaşamadık. Oysa umudu hep içimizde yaşattık. Her görünen kayalık, ulaşılamaz büyük kıtalardı. Halimize köpek balıkları gülümser, yunuslar ağlardı. Biz açıkçası büyük kıtalar aramanın büyüsüne aldandık. Ardını görmediğimiz kıyıları ararken şişenin içinde yazılı mesaja bakamadık. Peki, şimdi bak bakalım sonunda ne yaptık?
Bir kıyıya ulaşamadın, ulaşamadım.
Taşıdığımız mesajlar ve biz.. Her birimiz… Kendi şişesinde mahsur kaldı.
Oysa ortada ne bir harita vardı, ne de işaret taşları… Bizim asıl bulamadığımız, koskoca yalnız bir çınar, koyu sarı bir sonbahar, bir de ondan geriye kalan dökülmüş yapraklar – dı…
Ben, sen
yanıldık.
İsimsiz mektupları yanlış adreslere yolladık.”


Her gün farklı bir yazarın kendisi için önemli bir günü anlattığı HerGünBiri.com'a hoşgeldiniz!
